İçeriğe geç

Orta

Bu hikâye, Şiar dergisinin 32. sayısında (Ocak-Şubat 2021) yayımlanmıştır.

Onlar, “Bir gün, ya da bir günden daha az bir süre kaldık. Hesap tutanlara sor.” derler. – Mü’minûn Suresi 113. âyet-i kerime

Şimdi, yeniden başlamadan önce söylemek istiyorum ki-

Çok geç kaldığım bir gün. Gitmem gerekiyor, yetişmem gerekiyor. Aslında, ilk başta, sadece, şey: Beni çeken bir şeyler vardı işte. Herkesin vardır, ne vardır bunda? Bir hikmet elbette, ama ben hikmetini anlatma derdinde değilim. Diyeceğim o ki, bunda bir ziyan vardır.

Artık çok geç olduğunu üçümüz de biliyoruz. Lütfen daha fazla zorl-

Çok yağmurlu bir gün. Yağmur kusursuz plaza camından alaşağı gidiyor. Sonsuz bir nehir, sonlu bir boşluk, sonundaysa kaybolmuşluk. Yapılacak çok iş var ve ben burada aval aval dışarı bakıyorum. Ben yağmura bakmak istiyorum. Yağmur beni görene kadar ona bakayım istiyorum. Ama sabah ve öğleden sonra onar dakikalık iki aramız var sadece. Yetmiyor. Bir an yağmur beni görüyor sanıyorum. Beklenmedik bu olay karşısında başım dönüyor apansızın, geri gidiyorum birkaç adım. İş arkadaşıma çarpıyorum. Affedersin. Sen iyi misin? İyiyim, sadece biraz başım döndü.

Seni sevdiğimi bana kim söyledi?

Çok sıcak bir gün. Bileğime bakakalmışım otururken bankta. Hafifçe elimi sıkıyorum, bileğimde ipler beliriyor. Ben bir kuklaymışım meğer kendi kendini oynatan. Şimdi bu kukla, telefonunu çıkarıp, numarayı tuşlayıp, araya basıp, aradan kayıp, şu önündeki denize… kavuşsun. Şu altın güneşten tek kaçış su altına mıymış? Eğer ki o bir yılansa, eğer ki ona sarılmışsam, eğer ki iplerimi elinde tutan oysa, ona sarılınca neden kendi iplerime sarılmamış olayım ki hem?

Otuz yedi yaşındayım ama yolun tamamını yürümüş kadar yorgunum. Daha tanıyacak bir kalbim vardı.

Çok rüzgârlı bir gün. Elimden uçuyor kâğıtların biri. Ardından koşuyorum diğerlerini koynuma sokup. Tam eğiliyorum almaya, gidiyor kâğıt uzağa. Tam eğiliyorum almaya, yine uçuyor kâğıt uzağa. Artık yeter diyorum, derken kâğıt konduğu yeni yerde bir ayak altına sıkışıyor. Lütfen olduğunuz yerde kalın. Ayağınıza gelen bu iyilik fırsatını tepmeyin ne olur. Ayağın sahibi adam, adam ki şık ve tam oturaklı bir takım elbiseli, kendi ipleri kendi elinde gibi, kaldırıyor ayağını. Kâğıt kaçıveriyor. Rüzgârın ipleri var mıdır? Varsa kimin elindedir?

Bugün benim doğum günümdü. Unutmayacağını biliyorum. Neden hatırlamamış gibi yaptın?

Çok sıkıcı bir gün. Kafede şekilsiz tabak çanak sesleri. Usul usul caz çalıyor, saksafon solosu bitmek bilmiyor. Bazen canım sıkıldığında ilgi çekicini çıkarıyorum. Vuruyorum da vuruyorum bütün kalplere. Ta ki kızarmamışı kalmayana kadar. Kalpler kırmızı da olsa beyaz da kalsa bana bakmaz. Biri sana baksa bu can sıkıcı olur belki ama çok sıkıcı olmaz. Bu çok sıkıcı günde bana bakacak birini bulmak için kafeye geldiğim falan yok. Yalnız değilim ki. Ben basit bir insan mıyım? İnsanlar basittir ama insan basit değildir.

Sana bir şans daha veriyorum.

Çok zor bir gün. Artık o yok. İplerinden çekip aldı Yaradan. Nasıl da gitti, tül gibi nazlıca kayıp. Hakkımı helâl edince artık tamamen gitmiş gibi. Hakkımı helâl etmemi beklediğine inanmak istiyormuşum gibi… Yıkarken görmek isteyip istemediğimi sordular. Son bir kez. Ondan ne kaldıysa onları da eşeleyip… Yıkarken. Ben onu son görüşümün onu son görüşüm olduğunu bilerek görsem… O zaman ipleri elime alırdım işte. Bırakamazdım onu. Sarılırdım ona. Yılanlar zaten soğukkanlıdır, ne var. Artık beni ısırmaz da, biliyorum. Ama onun iplerini tutan bir başkası, neye yarar?

Beni sevdiğini sana o söyledi.

Çok uzun bir gün. Ben eğlencesinde değilim de ondan. Saç baş yapılacak, kız alınacak, zurna çalacak, bahşiş verilecek, kapı tutulacak, evet denilecek, saat sekiz-on arası klasik müzik, ondan sonrası Ankara’nın bağlarısı… Ölüm gecesini düğün gecesi görene telmihle, düğün gecesi ölüm gecemdir diyorum. O zata inat diyecektim ama korktum. Ama başıma gelenler hep inattan. İnat kendi ipini sıkı sıkıya tutmak değil, kendi ipini kendi kazdığın kuyuya inmek için kullanmakmış. Sonra gelsin birileri yukarıdan, çözsün ipi, düş aşağı, bozulsun saç baş, kız kaçsın zurna sussun bahşişse yandı bitti kül oldu. Haaaayıııır diye haykıracaksın uzun usul ama Yusuf değilsin ki seni duysunlar, gelip alıp köle diye satsınlar. Bir Züleyha göremeyeceksin, görsen de o senin gömleğini önden yırtacak da zindanlara düşeceksin ebedî. Bilmiyorsun sanki.

İş güç filan, böyle yoğun olunca… Kafam karışık sanıyordum. Kalbimmiş.

Çoktan bitmiş bir gün. Muhasebeden çıkışımı verdiler. Vay be, şekil ifade. İplerimi kim tutuyor şimdi? Özgür müyüm yoksa? Esaretimi bu camdan mabetle ilişkilendirmekle hata mı yaptım? Özgünlüğü özgürlüğün faydası sanmıştım, bedeliymiş. Performans düşüklüğünüz nedeniyle… takım arkadaşlarınızla verimli bir şekilde çalışamadığınız da göz önüne alınınca filan… İnsanın gururuna dokunan bir şeyler var bunda, anlıyor musunuz? Gururumu ücret karşılığı sattığımı düşündüğüm yerden bir kutu dolusu eşya ve çıkışımı teyit eden kâğıtlarla defolmanın, rezilliklere rüsvalıklara göz yummak suretiyle göz açtırmayan bir yerden dahi kapı dışarı ediliyor olmanın, lütfedip geldiğimi düşünerek minnet görmeyi beklediğim bu fasit dairenin kesilmesinin canı yakan ve yaktıkça yaran ve yardıkça batan binlerce yanı var. Neyse ki rüzgâr var, edemediğim küfürleri doldurmuş heybesine de gelmiş.

Umursamayışımı umursa istedim. Umursa da, sonra ben umursamayayım hâlâ da, böylece benim gibi hisset istedim. Benim gibi hisset ki sana merhamet edebileyim istedim.

Çok erken başlayan bir gün. İnsanlar gece yapıyorlar böyle şeyleri. Yanlış. Şüphe çeker. Sabah biraz erken kalk, işe erken gitmen gerekiyordur, ya da trafiği filan çekmekten usanmışsındır; geç vakit çalışma gereksiniminden ya da bir iş yemeğinden daha az şüpheli. Kalbim öyle bir atıyor ki arabaya binince. Hayır, ona gidiyorum diye değil. Onun bu hissiyatta bir yeri yok. Bu kesinlikle salt günahın lezzeti olmalı. Aldatma günahının değil, aldatabilme günahının. İplerimi elinde tutana karşı bir başkaldırı sergileyebilmenin, onu gafil avlayabilmenin, avlanabilmenin, avını bilmenin hazlarıyla vücudumun her zerresini mest eden derin bir nefes veriyorum. Kontağı çevir, on beş dakikaya geliyorum yaz, mesajı görsün, mesajı sil, gaza bas ve git.

Doğum günüm bana geldiğin gündür

Çok keyifli bir gün. Şarkı söylüyor neşeyle. Sen böyle şarkılar mı dinlerdin diyorum. Yoo, diyor, annem evde söyleye söyleye iş yapardı, aklımda kalmış. Bunu sormam yalandan. Aklında kalanlara değil, o uzlaşılmaz serbesti içinde salınan saçlarına hayret duymakla meşgulüm esas. O saçlara sarılmak, hayır hayır o saçları sarmak, o saçlardan bir bağ yapmak, bir bağ kurmak; hayır halat olsun ki sağlam olsun, kurmak ve kendime bağlamak. Bencillik değil bu, bir karşılıklılık ihtiyacı. Nasıl fark etmez ki ona en derinden bağlandığımı? Elindeki iplerimi fazlalık mı görüyor, ya da yürürken bir yerden eline dolanmış örümcek ağı mı sanıyor? Mest olmuşluğum sorgulamalarımı neticeye ulaştırma kabiliyetimi sönümlüyor. O ise hâlâ şarkı söylüyor.

Yeniden başlayamayız artık anlıyor musun; çünkü ben, ben…

Çok soğuk bir gün. Kar yağsa tutacak. Yağmıyor. Bulutlar hak etmiyorsunuz deyip geçiyor belki de. Kendimi ilkin o vakit günahlarımdan dolayı pişman hissediyorum. İçeriden gelince yüzüne bakmak istemiyorum. Baksam, sen nasıl cüret edersin diye başlayacağım. Cüret eden sensin salak diyecek o da. Benim bu hikâyede bir yerim yok. Sen geldin buldun beni, sen istedin, ben de yerine getiriyorum. Çok da düşkün değilim. Müş gibiyim anca. O da sen istedin diye.

Bize iki kahve, biri sade, biri de… Hayatım, hayatım? O telefon elindeyken hiçbir şeyi duymuyorsun.

Çok kısa bir gün. Mezarındayım çünkü. Özür dilerim. Ne olur affet.

Kategori:2019Genelhikaye

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir