Bu kitap hakkında yazmadan önce düşünüp durdum yoksa yazmasam mı diye. Ele alacağım kitap öylesine acayip bir eser ki Yapı Kredi Yayınları bile kategori olarak “Anlatı” yazmış kitabın kapağına. İşin daha da acayibi, kitabın başında kırk sayfayı aşkın bir önsözün bulunması. Yaklaşık yüz altmış sayfalık bir kitaba bu kadar ne söylenmiş olabilir ki dedim. Sonra her şey yerine oturdu. Elime aldığım öyle sıradan bir kitap değil; boyumu fazlasıyla aşıyor; bakalım yüzebilecek miyim?
Yüzmeden önce, önsöz yardımcı oluyor fazlasıyla. Italo Calvino ile tanış oluyorsunuz; onun sıradan bir edebiyatçı olmadığını görüyorsunuz; her şeyi birbirine katıp bir anlamda daha yüce bir şeylere ulaşma derdi var kavradığım kadarıyla. Önsözde de felsefi seviyede edebiyat kavramının uzadıya irdelendiğini görüyorsunuz. Bu anlamda ben bu irdelemelere çokça yabancı kaldım. Yakın olmadığım, idrak de edemediğim bir perdeden konuşuluyor gibi geldi bana. Kristal kelimesini her gördüğümde iyice kaybolduğumu hissettim. Yine de kitabın arkasında yazan “Kitap bir alan; okur içine girmeli, dolanmalı, belki kendini kaybetmeli, ama belli bir noktada bir çıkış hatta birçok çıkış bulmalı. Kitap, dışarı çıkabilmek için bir yola koyulma olanağı.” sözünden ilhamla kaybolmuşluğumu umursamadan devam ettim.
Anlatı beni Marco Polo ve Kubilay Han ile karşılaştırdı. Basitçe açıklamak gerekirse; bu anlatı engin bir imparatorluk sahibine yazılmış bir gezi kitabı. Bu vesileyle Kubilay Han imparatorluğunu tanıyor. Anlatıdaki kentlerin asıl ilhamının Venedik olduğu söyleniyor; Venedik’e gitmemiş biri olarak bile bunu sezebiliyorum. Tasvirlerde özellikle herkesin az çok kafasındaki Venedik’i hatırlatacak bir sürü öge var. Su kanalları, heykeller, evler… Edebiyat, her sanat dalının az çok çabaladığı üzere insanı anlamaya odaklanır. Calvino, anlamayı insan üzerinden değil de en karmaşık eseri olan kentler üzerinden ifade etmeyi seçmiş. Bu yönden Calvino’nun gerçekten de önemli bir noktadan yola çıktığı söylenebilir. Kitabın önsözünde de yer verilen bir kemer bahsi var. Kubilay Han Marco Polo’ya “Peki köprüyü taşıyan taş hangisi?” der. Marco Polo bunun üzerine “Köprüyü taşıyan şu taş ya da bu taş değil, taşların oluşturduğu kemerin kavsi.” der (sf. 127). Kent imgesi de bu anlamda insanların oluşturduğu kavistir. Peki köprü nedir? Kent neyi taşır? Kent de insanı taşır. Tıpkı kavsin köprüyü taşımasının aslında taşlarını taşımasından ibaret olması gibi. Gördüğünüz üzere, imgesel anlamda çok farklı yerlere taşınabilecek bir kavram sunuyor Italo Calvino bu eserde.
Anlatılan kentlerin her biri modern dünya efsaneleri sayılabilecek cinsten ilginçlikler içeriyor. Kentler; anı, arzu, takas, ölüler, gizli gibi kelimelerle kümelenmişler. Bunlar rastgele olup olmadığından emin olamadığım bir sırayla karşınıza çıkıyorlar. Bir örnek olması açısından, anı kelimesiyle ilişkilendirilmiş Zora kentinin hazin sonu şöyledir: “… daha iyi anımsanmak için hep aynı kalmak ve hareketsiz durmak zorunda olduğundan, Zora eridi, çözüldü ve yok oldu. Yeryüzü unuttu onu.” (sf. 67). Bu örneği vermemin sebebi, Calvino’nun kent imgesinin zenginliğini bu kelimelerle beraber ne kadar daha genişletebildiği. Zaten yine kitapta söylendiği üzere, “… kentlerin birbirine benzediğini, birinden ötekine, yolculukla değil öğelerin değişmesiyle gidilebildiğini fark etmişti Kubilay Han.” (sf. 87). Calvino’nun eser boyunca vurguladığını düşündüğüm en önemli noktalardan biri bu. Bu eserde gördüğüm, minimalist bir yaklaşımla zengin imgelerle oynama. Bunları tabiri caizse rastgele çarptırıp gözlemleme. Hiçbir şey katmasa bile en azından deneyim katacaktır bu çarpışmalar, ya da daha uygun bir tabirle, buluşmalar. Mesela Eutropia kenti vardır. Burada biri boş olmak üzere birbirinin aynı iki kent bulunmaktadır ve kent sakinlerinin canı sıkıldığında bu diğer kente herkes başka bir rolde uyanmak üzere geçiş yapar (sf. 108-109). “Böylece kent farksız bir yaşamı, kendi satranç tahtasının boş kareleri içinde, bir aşağı bir yukarı yer değiştirerek yineler: kent sakinleri aynı sahneleri değişik oyuncularla oynar bu kez; …” (sf. 108). Calvino neden böyle bir kent anlatıyor diye düşünülebilir. Asıl soru ise, “Calvino neden böyle bir kent anlatmasın ki?” olmalıdır. Kitaptaki kentlerin her birini birbirinden muazzam bulduğumu söyleyemem; lakin benim beğenmediğim bir kent başkasında değişik ufuklar açabilir. Yazar, Babil Kütüphanesi’ne özenircesine, okuyucusuna belki de çok şey vermek istiyor; tıpkı imparatorluğunun sınırlarını göremeyen Kubilay Han gibi. Kubilay Han’ın da kitapta fark ettiği üzere; bu kadar çok şeye sahip olmak, aslında şeylerin içinde kaybolmak demek. İçinde kaybolduğu şeye hakim değildir insan. Calvino okurunu hakim kılmak istemiyor; önemli olan, kaybolsa da, sonuçta bir çıkış bulması. Bu yönden; bu kitabı bir edebi ilham deposu olarak da görebilirsiniz. Tabii bu şekilde ifade edildiğinde; Görünmez Kentler’in istikameti olmayan bir eser olduğu düşünülebilir ve kısmen öyledir de bence; ama bir insanlık anlatısına giriştiğinizde ve bunu kent gibi somut bir yapı üzerinden yaptığınızda çeşitlilik ve odaksızlık mutlaka olacaktır. Bunlar, yapılmaya çalışılan şeyin yanında bir eksiklik değil bir gerçekliktir. Tecla kenti vardır; bu kent sürekli inşaat halindedir ve eğer sorarsanız bu kentin inşası neden bitmiyor diye, size “Yıkım başlamasın diye.” cevap verirler (sf. 168). Calvino’nun çeşitlilik ve odaksızlığının ve kısa kısa kentten kente atlamasının nedeni de budur belki: Durdu mu yıkım başlayacaktır; durdu mu idrak ettikleri bir bir kaybolacaktır. Öte yandan, bir kentin içinde kayboldu mu da idrakinin dar bir alanda sınırlı kalacağını ve bir Marco Polo olamayacağının farkındadır. Günümüzün maymun iştahlılığının temeli de bunda yatar. İdrakimizi, odağımızı, çeşitli alanlara sürekli bölerek geniş bir idrak alanı elde edeceğimizi iddia ederiz; lakin derinliği olmayan bir idrak yalnızca izlenimden ibarettir. Bu anlatı da, bu yüzden bir izlenimden ibaret. Sonrasında okuyucu, bu izlenimlerini tek tek inceleyip idrakini derinleştirebilir. Bu yüzden Görünmez Kentler’i gerçekten okumak demek, son sayfaya varmak değil; bazı sayfalara takılıp kalmak demek olmalı. Kitabın aşağıdaki son paragrafını da bu eksende düşünüyorum. Yüzeyselliğimizin; idrak ve irfan yetersizliğimizin cehenneminden kaçış yolu olarak:
8/10

Yenilikçilik
Düşünsel derinlik
Tasvirler
-Görünmez Kentler, Italo Calvino, sf. 204 pic.twitter.com/AfPzNke9Bt
— Hakan Osman Çaldağ (@hakkans) 22 Ocak 2016
İlk Yorumu Siz Yapın