Bu hikâye, Dil ve Edebiyat dergisinin 208. sayısında (Nisan 2026) yayınlanmıştır.
Bu hikâye, üretken yapay zekânın geri bildirimleri doğrultusunda güncellenmiştir. Yapay zekâyı kullanım şeklimle ilgili bilgilere şuradan ulaşabilirsiniz (özetle, yapay zekânın sadece eleştirilerini dinliyorum, kalem bende). Metnin orijinal hâline şuradan ulaşabilirsiniz.
İlk başları hatırlamıyorum. Sonrasıysa çok uzun bir süre boşlukta geçti. Yazımın belli olduğunu bilsem de, bu gerçek, boşluğu değiştirmiyor. Uzun süre süzüldüm ne olduğumu bilmeden… Ama sonra, çok ışık yıllar sonra, biriyle karşılaştım. Griydi, yuvarlakça. Güldü. Üzerime üzerime. Gülmesi aralıklı devam ederken, kusura bakma ama, dedi. Sonra gülmeye devam etti. Üzerime üzerime. Kendini toparladığında, senin kadar şekilsiz ve çirkin bir taş görmemiştim hiç dedi. Bunu dedikten sonra kahkahaları yankılandı içimde. Uzayda ses yayılmaz ki demeyin. Uzayda ses yayılmaz ama alay yayılır. Üzüldüm böyle deyişine. Bir şey diyemedim. Daha ne olduğumu yeni öğrenmişim, ne haddime ki bir şey demek… Ben susunca onun da gülmeleri azaldı. Sanki ayıp olan benim susmam gibi hayıflandı, ardını döndü.
Sonra yazı gereği birbirimizden yavaşça uzaklaştık. Ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım, onun kahkahası içimde yankılandı durdu. O zamandan beri kendimi görmek istiyordum. Çünkü kendimi görmezsem, çirkin olduğumu kesinkes kabullenmek zorunda kalacaktım. Onun yalancı olduğunu düşünmüyordum; neticede yolda yazı gereği denk geldiği bir taşa böyle demesini gerektirecek bir durum olamazdı. Ama, yine de, neticede, görmek inanmak ya, ondan. Görseydim bir kendimi, kendi hükmümü verseydim… Belki çok güzel değilimdir ama o da yeter, vasatın nesi kötü ki? Maalesef uzayda bir ayna yoktu. Çirkin olduğuma inanmaktan başka yolum da.
Bu düşüncelerle, bu büyük boşlukta, ışık yıllarca, öylece süzüldüm durdum. Onca süre, bir taşa denk gelemedim ki sorayım çirkin miyim diye. Uzağından geçtiğim galaksileri, yıldızları, gezegenleri seyrettim. Seyrettikçe nefsim kabardı. Ne kadar da güzellerdi: sarmal ve ortası parlak galaksiler olsun, rengarenk bir kumaşı andıran tülsü bulutsular olsun, göz kamaştıran süpernovalar olsun, soğuk ve beyaz cüceler olsun, hepsi güzellikten ibaretti. Hele bütün bu manzaraları tamamlayan, pudra şekeri gibi net ve beyaz ve uzak yıldızlar… Ah, dedim, yıldız olmak vardı. Nelerimi vermezdim ki yıldız olmak için… Bu güzelliğin içinde bu çirkinliğimle var olmak istemezdim; ama yazının dışına çıkamayacağımı da biliyordum.
Tüm bu hayıflanmalarımın ortasında biriyle daha karşılaştım. Bu taş benden çok daha büyüktü. Bir an ona çarpacağım diye korktum; ama çok şükür ki yazımda yokmuş. Bir süre sessizce gözledim onu. Neyse ki beni görür görmez gülmeye başlamamıştı. Çok da güzelmiş bu taş… Yani, en azından bence öyle. Bu yüzden ona benim hakkımda ne düşündüğünü sormak için sabırsızlanıyordum. Kibar bir taştı, cüssesine rağmen gelişindeki zarafetten anlamalıydım. Adımı sordu önce. Henüz gözlemlenmedim dedim, sizden küçük olduğumdan herhalde. Sizin, diye sordum. Gülümsedi taş, UHL42E-485030 dedi sonra. Memnun oldum dedim ben de. Yine gülümsedi taş. Sonra hemen sordum: Sizce ben çirkin miyim?
Taş şaşırmış olmalı soruma ki bir an yörüngesinden sapacak gibi oldu. Sonra verdiği cevapla yalpalamanın sebebini anlar gibi oldum: “Ben körüm taş kardeş,” dedi. Kusura bakmayın, çok özür dilerim dedim mahcup bir hâlde ve telaşla kelimeleri sıralayarak. Aptal diye saydırdım kendime içimden. Kollarım olsa, onun da kolu olsa ve ben onun koluna girsem anca affederdim kendimi. Tüm bu suçlamalarımı kesti onun sözleri: “Aslında kör değilim ama ben her şeyi güzel görürüm, çirkinliğe körüm”. Haaaaaa, dedim o zaman, rahatladım. Öyle olunca da hemen soruma geri döndüm: Ama yine de genel geçer bir güzellik algınız vardır yani bence öyle değil mi, ben zaten ona göre soruyorum size güzel miyim diye? O yüzden siz de lütfen dürüst olun. Bir süre durdu taş benim hızlı kelimelerimin ardından. Anlamaya çalışıyor gibiydi. Yavaşça şöyle dedi: “Ama bu dediğin benim bakışımla çelişiyor ki, güzelsin.”
Aman sen de, dedim içimden. Tatmin edici bir cevap alamayacaktım. Sağ olun, deyip sustum. Uzayda havadan sudan konuşacak değiliz ya. Birkaç yüzyıla kalmadan birbirimizden uzaklaştık. Her ne kadar bu taşın cevabı aradığım cevap olmasa da, birinin size güzel demesi, hele güzel gördüğünüz birinin size güzel demesi az şey değil elbette. Bundan hareketle bu soruyu kafamın biraz daha arkasına atabildiğimi sanıyordum. Ama kafamda başka düşünce olmayınca, bu düşünce biraz geri de gitse, bu düşünce yine de düşündüğüm tek düşünce olarak kalıyordu. İçine düşmeyip de ne yapabilirdim ki? Yol boyunca başka taşlarla karşılaşsam da, hiçbirine sorumu soracak kadar yaklaşamadım. Tek başınalığım sorumun yankısını büyüttü.
Bu yankılarla yanıp dururken, yazımın değişeceği ana vardım. Onu ilk gördüğümde nutkum tutuldu. Ondan daha büyüklerini ya da daha alımlılarını görmüştüm; ama onun gibi çekicisini hiç görmemiştim. Bir kalbim olduğunu, onun küt küt atmaya başladığını, kalbim attıkça yazıma tabi bir hâlde sürüklenmek istemediğimi o vakit hissetmiştim. Gölgede kalan suretinden seçebildiğim, açık kahve ve sarı hatlarla o güzelim halkasıydı. Yakındaki yıldızın ışığı, halkanın katmanlarından zarifçe süzülüyordu. Öylesine masum, öylesine asil ve azametine rağmen öyle mütevazı bir duruşu vardı ki. Bu hayranlık anında ona doğru kaydığımı fark edememişim bile. Sanki o, ona yaklaştığım için büyümüyordu da, onu gözümde büyüttüğüm için büyüyordu. Ve sanki onu gözümde büyüttüğüm için ona yaklaşıyordum. Oysaki bu dahi yazı gereğiydi.
Kaç yıl geçtiğini sayamadan, kendimi halkaya dahil olmuş bir hâlde buldum. Halkada benden çok daha küçük taşlarla yoldaş oldum. Küçüklüklerinden olsa gerek, beni hemen ağabey olarak benimsediler. Uzayda ses yayılmaz ama muhabbet yayılır. Bir yandan onlarla şakalaşırken, bir yandan da onu hayranlıkla seyrediyordum. İlk başlarda sormaya çekinmiştim; ama sonra laf arasında, önemsizmişçesine sordum küçük taşlara: “Bu etrafında döndüğümüzün ismi var mıdır?” “Var tabii,” dediler, “Satürn onun adı.” Satürn, dedim içimden, sonra bir daha, sonra bir daha… Artık içimde sorum değil, onun ismi yankılanıyordu. Küçük taşlar sordular: “Abi sen Satürn’ü çok mu sevdin?”
Durdum cevap vermeden önce. Yutkundum. Bir yandan hep bu anı beklemiş gibiydim; ama öte yandan yeni haberim olmuş gibiydi onu sevdiğimden. “Evet,” dedim, “etkileyici değil mi?” “Evet,” dediler onlar da, “buraya her gelen öyle söylüyor”. “Nasıl,” dedim, “buraya başkaları da mı geldi?” “Tabii ki,” dediler, “ya bir süre sonra yörüngeden çıkıp gittiler, ya da Satürn’e düştüler.” Ah, diye düşledim, ben de düşsem Satürn’e. Yoksa ayrılık mıydı bana yazılan? “Satürn bizimle neden konuşmuyor?” diye sordum, ona giden bir yol bulma umuduyla. “Bizi sen zor duyarken Satürn nasıl duysun? Baksana, kocaman. Hem pek uzak.”. Öyle demek… “Zaten,” diye eklediler, “Satürn hep Güneş’e bakar.” “Güneş de kimmiş?” diye sordum. İlerideki parlak yıldızı gösterdiler. Demek Satürn de Güneş’e meftun… “Onun yazısı da Güneş etrafında dönmek,” dedi taşlardan biri. Sonra taşlardan birinin aklına bir fikir geldi. Bir uydusu varmış Satürn’ün. Titan’mış adı. Eğer onunla konuşursak belki o da Satürn ile konuşurmuş. “Ama ne konuşacağız ki,” dedim, “size hayran bir göktaşı mı var diyeceğiz?” “Evet,” dedi küçük taşlar hep bir ağızdan, “sevdiğini söylemiş olmak güzel olmaz mı?” “Sevmiyor olsak yazımızda onun etrafında dönmek olur muydu?” diye atıldı biri. Bir başkası ise daha temkinliydi: “Ya da onun etrafında dönmüyor olsak, yazımızda onu sevmek olur muydu?” “Bakalım,” dedi öbürü, “birkaç yıla Titan’a varmış oluruz.”
Birkaç yıl ne ki, diye düşündüm içimden. Satürn’ü seyrede ede nasıl geçtiğini bile anlamadım. Ağır ağır yaklaştık Titan’a. Satürn’ün evladı gibi duruyordu; sarı, bulutlu ve yusyuvarlaktı. Hep bir ağızdan Titaaaaan diye bağırdık. Titan bir uykudan uyanırmışçasına esnedi, yavaşça bize döndü. “Siz misiniz, küçük taşlar,” dedi, “bir de büyük ağabey almışsınız aranıza. Hoş gelmişsiniz.” “Merhaba,” dedim Titan’a, “ben de ismimi söylemek isterdim ama henüz gözlemlenmedim. Biz Satürn’e bir şey söylemek istiyorduk da, siz ona iletebilir misiniz diye düşünmüştük de…” “İyi etmişsiniz,” dedi Titan, “elbette söylerim.” Sevindim. Yutkundum. Tam onu sevdiğimizi söyleyecektim ki, aklıma o soru düştü. “Şey,” dedim, “önce bir sorum vardı.” Küçük taşlar bana döndü. Apaçık söyledim: “Sizce ben çirkin miyim?”
Ortam soğudu gibi hissettim. Küçük taşların üzerindeki buz parçaları sanki o an oluşmuş gibi gözüktü. Neden böyle bir şey yaptım ki diye pişman oldum. Şimdi Satürn’e olan sevgimi nasıl söyleyecektim ki bunun üzerine? Titan durdu; o an beni dikkatle incelemiş gibi hissettim. “Şey…” dedi, “bilemiyorum.”
İşte her şeyin sonu. Güzel değilim. Çirkinim. Benim yıkılışımı görmezden gelircesine devam etti Titan: “Bu halkada hemen pişilmez. Ham olana da güzel ya da çirkin denmez.” Allah’ım duymaz olaydım. Çirkinliği geçti de ham dedi bana. Düpedüz olmamış dedi. Onca yıl sürüklenişim, acı çekişim, düşünüşüm, düşündüklerimin içine düşüşüm; yine de iyilikten vazgeçmeyişim, yolda gördüğüm rast gele bir taşa çirkinsin demeyişim… Hamlıkmış. Onun beni düşünmeden, kırıp paramparça edeceğini hesap etmeden hüküm vermesiyse pişmişlikmiş. Güzellikmiş. Satürn’e uyduluk makamıymış.
Boğazım düğümlenmişti, zar zor “Dü-dürüst olduğunuz için teşekkür ederim.” dedim. “Satürn’e, Satürn’e lütfen onu çok sev-sevdiğimi, onu çok sevdiğimizi söyler misiniz?” Titan umursamamış gibiydi, “Satürn’ü böyle şeylerle meşgul etmemiz münasip olmaz.” dedi. Sonra sesi değişti: “Hem o zaten bunun farkındadır. Halkasındasınız.”
Neyse ne, bunca dolambaca rağmen sonuç koca bir retti. Hem madden hem manen. Çirkinmişim, hammışım, yokmuşum. Sevmek çirkinmiş demek. O kadar içimde büyütmüşüm de meğerse içim çok küçükmüş. Değmezmiş içimde büyüttüklerime. Ağlamaklı oldum. Çabucak Titan’dan öteye döndüm. Küçük taşlar beni teselli etmeye çalıştılar: “Ağabey biz seni çok sevdik, sevdikçe de daha da güzelleştin.” diye başıma üşüştüler, “lütfen bunu kendine dert etme.” “Titan söylediyse vardır bir hikmeti.” dediler; ama nafile. Hamlığı kabul etmiyordum; ama çirkindim kesin ve güzelim Satürn’e bu çirkinliğime rağmen onu sevdiğimi söylemeye çalışacak kadar da densizdim. Artık reddedildiğim ve yok sayıldığım bu halkada duramazdım. Bir an önce yazımın değişmesi ve Satürn’den uzaklaşmak için dua etmeye başladım.
O günden sonra sessizleştim. Taşlar benimle şakalaştığında karşılık vermedim. İçimdeki acı beni onlara karşı sertleştiriyordu. Kalp kırıklığım yine kalbime batıyor ve bu acı beni öfkelendiriyordu. Hâl böyle olunca, vakti zamanında etrafımda dört dönen taşlar benden yavaş yavaş uzaklaştılar. Bir halkadaydım ama bir başımaydım. Artık duanın da ötesine geçmiştim; kendimi Satürn’ün çekiminden uzaklaştırmaya çalışıyordum kendi çevremde dönerek; ama yazının da dışına çıkılmıyordu.
Bu azap içinde ne kadar süre geçti bilmiyorum. Bir gün uyandığımda, halkanın daha uzağına kaydığımı fark ettim. Belki kendi çabalarımdı bu sonucu veren diye düşünerek, kendimi döndürmeye devam ettim. Uzaklaşabilme düşüncesi bana güç veriyordu. Ben böyle döner dururken, artık neredeyse varlıklarını unuttuğum küçük taşların sesini duydum: “Abiiii!” diye bağırıyorlardı uzaktan. O vakit onlardan ne kadar uzaklaştığımı fark ettim. Ama onlara döner dönmez beni çok daha fazla şaşırtacak bir şeyle karşılaştım: O taşlar, o ince buz kaplı taşlar, ne yapıp ne edip bir araya gelmişler ve üstünkörü bir ayna meydana getirmişlerdi o buzlu yüzeylerinden. Derhal aynadaki görüntümü inceledim. Belki de hiçbir gök taşına nasip olmayacak şekilde, kendimi görmek nasip olmuştu bana. Önce buna şükrettim desem yalan olur. Önce ne kadar çirkin olduğuma baktım aynada. Evet, rengim gerçekten de diğer gök taşlarından farklıydı; ama canım Satürn’ün kahverengisine benzerdi. Şeklim de garipti. İki kutbundan bastırılıp yassılaştırılmış bir küreye benziyordum; ama bu da, bu da, sanki, canım Satürn’ümün halkalarıyla oluşturduğu siluete benziyordu… Ya da bunlar hep yalandı; ben yalnızca güzele benzemeye çalışıyordum. Güzeli gördüm diye güzelleşmeye. Oysaki, yüzeyimdeki sık girinti ve çıkıntılar çok fazla gölgeye sebebiyet veriyor, beni pis ve çirkin gösteriyordu.
İşte tüm bunları düşündükten sonra, kendimi görebildiğime şükretmeye gelmişti sıra. Çatallanmış bir sesle, çok sağ olun diye bağırdım. Sonra aynaya tekrar baktım. O aynada görünmeyen şeyi gördüm bu sefer: Uzaklığımı. Karşımda Satürn, karşımda halkası. Bense bir başıma. Daha birkaç yıl önce içindeydim bu güzelliğin. Artık dışarıda, bir başıma ve görülebilir derecede çirkindim. Bir ilham indi o esnada. Üzerime dikilmiş bakışlar hissettim. GKT62954-4937202. Artık gözlenmiştim. Bir adım vardı. Şu çirkin taş var ya, diyeceklerdi, GKT62954-4937202. Oysaki halkada kalsaydım, çirkinliğimi görmeyeceklerdi.
Dönmek istedim. Güzelliğe dönmek. Erimek. Hemhal olmak. Bir olmak. Tersine dönmeye çalıştım. Beni tutan bir el vardı sanki, itiyordu beni halkadan uzağa. Yazı buydu işte. Bıraktım debelenmeyi. Küçük taşlara döndüm son bir kez, özür diledim. Uzayda ses yayılmaz ama pişmanlık yayılır. Sizi seviyorum diye de ekledim. “Biz de seni seviyoruz!” dedi taşlar hep bir ağızdan. Bunu derken oluşturdukları ayna hafifçe titremişti. Sonra titreşimler iyice arttı ve ayna parçalandı. Nedense ölmüşler gibi hissedip üzüldüm; ayrılık da ölüm gibi bir şey sonuçta. Artık Satürn’e bakmak yalnızca hüznümü artıracaktı. Arkamı döndüm.
Yazıma uyup sürüklenmekten başka bir şey yapmamaya karar verdim. Kabullenişimden mi bilmiyorum hızlandım. Peşi sıra gezegenlerin yanlarından geçip durdum. Halkaları yoktu, uydu olarak dahi almadılar beni yanlarına. Artık varlığımın bir anlamı kalmamış gibi geliyordu. Keşke kendimi görmeseydim dedim içimden. Görmediğim zaman bir anlamı vardı. Sorum bencilceydi; ama bir anlam katıyordu bana. Ya da o halkadayken bilseydim. O zaman anlamım olmasa da kimsem olurdu. Şimdi ne anlamım vardı ne de kimsem. Yazımın sonu gelmeliydi.
Bu düşüncelere dalmışken, soluk, mavi bir nokta gördüm uzakta. Umursamamıştım, kim bilir kaçıncı mavi gezegendi bu gördüğüm. Soğuk dururlar, sevmem. Ama o mavi nokta git gide büyüdü. Ben yanından geçip gideceğim sanırken, ona doğru çekilmeye başladım. Anladım ki Satürn’den beni çekip alan bu mavi noktaymış. Yakınında uydusunu gördüm; belki ben de onun gibi bu mavi noktanın etrafında dolanırım diye bir umutlandım. Ama yok, öyle olmayacaktı. Mavi noktaya git gide daha hızlı bir şekilde yaklaşıyordum. Galiba düşecektim. Derin bir nefes aldım, ne olacağından tam olarak emin olmamaktan olacak, içime bir korku düşmüştü. Uzayda nefes alınamaz tabii ama endişe duyulur. Daha az önce yazımın sonunu temenni ederken, şimdi endişeye düşmüştüm. Ne olacaktı ben bu gezegene çarparsam? Paramparça mı olacağım? Çok mu olacağım yoksa yok mu olacağım? Bilmiyorum. Bunu ben mi istedim Satürn’den ayrılırken? Bunu ben istedim diyelim; ama aslında ben bunu istemedim ki.
Geri dönüşü olmayan bu çekime kapılmışken, döne döne debelenmeye başladım. Yazımın dışına çıkamazdım; ama belki yazımda dönerek kurtulmak vardır dedim. Hâlâ öğrenmediğime güldüm sonra; hesabın kitabın dışına çıkılamaz. Milyonlarca yıl boyunca sırf bu mavi gezegene düşmek için sürüklenmişim demek ki… Bir daha derin bir nefes aldım; artık kaderimi kabullenmeliyim. Belki, diyorum, Satürn’ün etrafındaki o taşçıklar, daha büyük bir taştan arta kalan parçalardı. Belki onlar da bir şeye çarpmışlardı da dağılmışlardı; ama yine de varlardı. Belki ben de öyle olurum. Birken bin olur; sonra buz kaplar vücudumu da bu gezegene âşık olanlara ulak olur, yahut ayna olurum…
Mavi gezegen büyüdükçe içinde beyazlar, kahverengiler ve yeşiller seçmeye başladım. Garipsedim. Ya hiçbir gezegene bu kadar yaklaşmadığımdan, ya da sahiden de bu gezegene has bir özellik olduğundan, içinde bu kadar renk bulunmasına hayret ettim. Sonra gezegenin karanlıkta kalan tarafına doğru kaymaya başladım. Bu ne acayip gezegendi ki, içinde sayamayacağım kadar fazla sayıda yıldız vardı. Allah Allah. Yıldızlar kat be kat daha büyük değil miydi? Böyle küçük yıldızlar da varmış demek.
Artık yanmaya başladığımı hissediyorum. Derimde gittikçe hızlanan bir tahriş. İlk defa gerçekten bir ses duyuyorum, durmayan bir uğultu. Tahriş. Tahrişin sesi. Uğultu. Tahriş. Bu acı katlanılır gibi olmayacak; daha hızlı düşsem? Kendi etrafımda dönmeye çalışıyorum hızlanırım diye, biraz daha hızlandım sanki. Ama sıcaklık ve tahriş o kadar fazla ki. Of. Emin değilim. Düşmeliyim. Bitmeli artık. Yanıyorum. Satürn aklıma geliyor. Satürn aklımdan çıktı mı ki? Halkası, halkasındaki kardeşlerim… Ah Satürn, ah onun o asil duruşu. Konuşamayışımız… Sonra çirkinliğim aklıma geliyor. Titan’ın yakan sözleri. Ateş beni yontuyor mu? Yoksa aşınmak mı benimkisi? Böyle pişer miyim? Artık güzel miyim? Cümle kurmak bile zor. Hiç bu kadar hızlanmamıştım. Canım çok acıyor. Tahriş derinlere indi. Sıcaklık çok. Uğultu. Canım acıyor. Satürn.
Bir kız heyecanla,
Babasına bak baba,
Bak yıldız kayıyor dedi.
Ne güzel, babası dedi,
Ne güzel, kızı da dedi.
Sonra uyandım ki yanmışım
Sonra uyandım ki sırlanmışım
Sonra uyandım ki bir duvara asılmışım.
Karşımda o kız,
Yıllar geçmiş, serpilmiş
Gözleri mavi, kulakları küçük, burnu hokka
Dudakları ince, saçları kahve, giysisi sade
Kabına sığmaz bir mutlulukla
Dönüyor ahenkle etrafında
Kavuşturup ellerini neşeyle
Soruyor o soruyu bana
Ayna ayna söyle bana
Benden daha güzeli var mı bu dünyada?
İlk Yorumu Siz Yapın