İçeriğe geç

Kitap: Düş Kesiği – Güray Süngü

Bu kitabı romanı nereden anlatmaya başlasam diye düşündüm; en iyisi bu cümleyle giriş yapmak olacak. Anlatmaya başlayabileceğim yerleri sıralayıp, sonra birinden giriş yapmak. Meselâ romanın kurgusal açıdan başladığı noktanın öneminden. Ya da aslında romanın ahım şahım bir hikâyesi olmamasına karşın nasıl da ilgi çekici kılındığı üzerinden anlatmaya başlayabilirim bu romanı. Ya da yazarın o buruk, kırgın, doğrucu dili nasıl da roman boyu koruduğunu ama bazen okuru fazlaca yorduğundan bahsederek olumsuz önyargılara da sebebiyet verebilirim. Bir de romanın sonu güzel değil diyerek bütün okuma hevesini kaçırabilirim. Ya da bunları pek de irdelemeden, bütün bunlara rağmen, romanı okudukça kana kana su içer gibi okumayı bırakmak istemeyişimi muğlak bir şekilde anlatıp bu yazıda kolaya kaçabilirim. 2010 Oğuz Atay roman ödüllü Düş Kesiği için bunu çok yapmak istediğimi söyleyebilirim. Nasıl ki vaktiyle Tehlikeli Oyunlar’ı anlatılanların tamamına vukufiyet sağlayamadan kana kana okumuş isem, Düş Kesiği’ni de bu şekilde okudum. Bu bağlamda, aldığı ödülün de isabetli olduğunu görmüş oldum.

Daha önceki yazılarda olduğu gibi, yazarla daha önceki karşılaşmalarıma atıf yaparak başlayalım en iyisi. Hem böylece bir bağlam da oluştururuz. Güray Süngü ile tanışmam İtibar dergisi sayesinde olmuştu. O zamanlardan gözüme çarpan en önemli özellik yazarın kırgın, buruk ve çocuksu bir dile yaslanan anlatımıydı. Kimi dergilerde kimi hikâyelerini okuduktan sonra yazarın okuduğum ilk kitabı kitaplaştırılmış eseri İnsanın Acayip Kısa Tarihi oldu. Bir uzun hikâye idi bu; eğlenceli anlatımı, şaşkınlıklardan şaşkınlıklara sevk eden sağlam kurgusu ve güzel sonuyla enerji dolu bir kitap olarak iyi bir yer edindi. Bu hikâyeden yaklaşık bir yıl sonra ise, bu defa uzun süredir okumaya niyet ettiğim Düş Kesiği ile buluştum. Bu romanı seçmemin nedeni yazarın kurgu becerisini bir “yazdığı karaktere dönüşen yazar” hikâyesinde nasıl gösterdiğini görmekti. Her ne kadar fazla işlenmemiş olsa da klişeleşmiş bir konu diyebiliriz buna sanırım. Ve konu ne kadar klişe ise, iyi bir roman çıkarmak da o kadar zor olacaktır elbet. Kitap Roman üç kısma ayrılmış: Tavan, Çatı ve Gök isimlerine sahip bu kısımların bende uyandırdığı ilk izlenim elbette olayların git gide daha da uçuk bir hal alacağı üzerineydi. Zaten romanın daha ilk cümlelerinden de büyük bir kapıdan içeri girdiğinizi hissediyorsunuz: “Doktora gittim. Bir köpek öldürebileceğimi söyledim.” Köpek öldürmek, net ve sarsıcı. Bir bunalım var, bir öfke birikimi var; bunun imgesel bir yansıması var. Aslında yok. Yani, var. Her neyse, roman bu ifade ile başlayınca, ilk sayfalar boyunca bir gerginlik hasıl oluyor romana. Her ne kadar bu uç söylem sonraki sayfalarda kendini daha sakin bir anlatıma bıraksa da, içten içe karakterin karanlık yüzünü gördüğünüzü hissediyorsunuz, sonrasında gelen tekdüze hayat anlatısının ardındakileri gördünüz. Bu yüzden, merak unsuru olarak yerleştirilen kırmızı araba ve bir türlü anlatılamayan rüya gerilimi artırıyor. Gerilim perdesi yırtıldığında kötü şeyler göreceksiniz gibi hissediyorsunuz; iç organları dışına çıkarılmış bir köpek gibi. Karakterin ana hikâyede adımlar atmasındansa sağda solda aylaklıklar yapması bu yüzden kabul edilebilir geliyor. Ama tabii ki sonra o perde yırtılıyor. İlk kısmın sonunda neredeyse bütün kurgu açığa çıkmış oluyor. Tabii bu da insanı şu soruya yöneltiyor: Şimdi ne olacak?

İkinci kısımda roman iyice roman kimliğine bürünüyor. Yazdığı karaktere dönüşmüş ve her şeyi öğrenmiş olmasına rağmen reddetmeye devam eden karakterin daha ne kadar bu şekilde ilerleyebileceğine tanıklık ediyoruz. Arka kapakta yazdığı üzere, “idealin ve tutkunun kanatıcı tarafına” eğiliyoruz. İlk kısım gerilimlerin de etkisiyle sürükleyici iken, bu kısımda roman biraz ağırdan almaya başlıyor. Tahlillere, geçmiş hikâyelere yer veriliyor. Özellikle bu kısımlarda yazarın dili dikkat çekici. Okuduğum diğer hikâyelerinde ve burada gördüğüm üzere, yazarın, kırgın, buruk, mızmız, biraz da, nasıl demeli, şey, yani, çocuksu, masumane bir dili var. Bu üslubu sık virgül kullanımıyla vurguluyor yazar ve şey. Şey ile. Eksik cümleleri var. Yazarın. Böyle noktalar apansız yerlerdeler. Beliriveriyorlar. Muğlak özneler, sınırları olmayan yüklemler var. Ayrıca çok fazla düzeltme ihtiyacı var. Yazarın değil, anlatıcının. Ayrıca şöyle yerler var, sıklıkla: “… şöyle şöyle denebilirdi. Diyorum o zaman. …” Ve elbette geniş zaman kullanımı da karamsarlığını ebedileştiriyor. Anlatıcının değil, okurun. Tüm bunları yapmasının nedeni ise, elbette, saplantılı bir şekilde, hatta determinizme gönül vermiş bilim adamlarını dahi kıskandıracak derecede sebep-sonuç ilişkilerini ortaya koyma iştiyakı. Okurun değil, yazarın. İşin ilginç yanı ise, tüm bunları romanın eksi hanesine yazabilecekken -gerçi romanın kimi yerlerinde de insanın yazası geliyor- yazarın bu takip etmesi yorucu karakteri ustalıkla, akıcı bir dille anlatabilmesi sayesinde bunlar çoğunlukla romanın zenginliği haline geliyor.

Derken romanın üçüncü kısmına doğru ilerlemiş oluyoruz. Ağır geçen ikinci kısım sonlara doğru hareketlenirken açılıyoruz bu üçüncü kısma. Önce okurun büyük ihtimalle önceden fark etmeyeceği boşluklar, eksiklikler dolduruluyor. İnsanın Acayip Kısa Tarihi’nde nasıl bütün taşların yerli yerine oturması beni mutlu ettiyse, burada da aynı hissi yaşadığımı söyleyebilirim. Yukarıda dediğim üzere, ortada beyin zorlayan bir kurgu yok aslında; her şeyde pek güzel bir yerli yerindelik mevcut daha ziyade. Ben şahsen beyin zorlayan kurgulardansa böylesine kurguları tercih ediyorum. Ben dediğime göre şahsen dememe gerek yoktu. Ama dedim. Vurgulamak istedim belki. Şimdi de yazar gibi konuşmak istedim. Çünkü bu paragrafta hiç öyle konuşmadım. Taklit ettim ki aslına işaret edeyim diye. Her neyse, bu tip kurgu daha değerli; çünkü esas burada yazarın nasıl anlattığının önemi ortaya çıkıyor. Karmaşık bir şey illa ki karmaşık olarak anlatılacaktır; ama karmaşık olmayan bir şeyi ilgi çekici şekilde anlatmak başarıdır. Bu açıdan, romanın başlangıç noktasının da çok isabetli seçildiğini düşünüyorum.

Tabii boşluklar bir güzel doldurulduktan sonra dolduracak başka boşluklar olduğunu da görüyorsunuz. Aslında bu boşluklar, görmediğiniz boşluklar. Dedik ya bu romanda yazar yazdığı karaktere dönüşüyor diye. İşte romanın sonuna doğru yazarın hayatını öğrenerek yazarın kendisinden yazdığı karaktere neleri nasıl aktardığını öğreniyoruz. Sanırım artık bu noktada söylemem gerekir ki, Düş Kesiği, roman ya da öykü yazarları için -özellikle benim gibi amatörleri için- özel bir yere sahip olacaktır. Eser yazımı, yazarın eser ve karakterleriyle olan bağlarını farklı açılardan inceliyor. Ancak romanın bu son bölümlerinin, romanın bütünü düşünüldüğünde, romanın en zayıf kısımlarını teşkil ettiğini düşünüyorum. Çünkü yazarın hayatının aktarımı tekdüze bir şekilde. Neredeyse bir biyografi gibi denebilir. Başka nasıl olabilirdi bilemiyorum; galiba yazar da bilememiş ki böyle bir yol izlemiş. Bu bölümlerle ilgili sıkıntım, diğer bölümlerde hikâyeye ait en basit parçalar bile okuru belli bir yoldan dolaştırarak güzelce verilirken, bu bölümlerde tabiri caizse direkt mevzuya dalınmış olması. Anlatılanlar kurguya yedirilmiş şeyler elbette; ama anlatım değil. Bu da herhalde romanın tek büyük sorunu. Bu noktada ifade etmem gerekir ki, yazarın mutsuz bir son yazmamış olması beni hem şaşırttı hem de memnun etti. Mutsuz sonların sıradanlaştığı ve yüceltildiği bir çağdayken hele…

Şimdi aslında bu yazıyı bitirirken, Düş Kesiği’nin yazarını, Düş Kesiği’nin içindeki yazarın, romanı hakkında karşılaştığı sığ eleştirilerden birini mi yazdım diye düşünmeden edemiyorum. Herhalde bu postmodernizmi iliklerine kadar çekmiş romanı “Kafaya çok takmamak gerektiğini anlatıyor.” diye özetleyecek olsam böyle bir hataya düşerdim herhalde. Ya da arka kapağı okuyup roman hakkında bir şeyler karalamaya kalkacak olsam “yazarın yazdığı karaktere dönüşüp mutant olduğu fantastik bir kitap” deyip tümden batırabilirdim (Bu cümleyi yazmamın nedeni, romanın fantastik bir düzlemde ilerleyebileceğine yönelik düşüncelerimin bertaraf edilişine memnun olduğumu belirtmeyi yazıda unutmuş olmam.). Eğer iyi bir postmodern roman arayışındaysanız, özellikle daha önce Güray Süngü eseri okumamışsanız veya roman/öykü yazıyorsanız çok beğeneceğinizi düşündüğüm bir roman Düş Kesiği. Ancak yazarın yazdığı karaktere dönüştüğü, varoluşçu ve var-edişçi sancıların saç baş yoldurduğu, idealizmin ne kadar yaralayabileceğini anlatan bir roman okumak sizin pek ilginizi çekmemişse, “İyi romandı ama bana yönelik değildi.” deme olasılığınızın bulunduğunu da ekleyeyim. Ben mi? Başta söyledim: Bunları pek de irdelemeden, bütün bunlara rağmen, romanı okudukça kana kana su içer gibi okumayı bırakmak istemedim. Kaleminize sağlık sayın “Gereksizyazar”.

9/10

Kendime not: Neden bilmiyorum ama kapak resmini (Okur Kitaplığı’ndan çıkan baskı) ancak kitabı bitirdikten sonra anladım.

Kurgu
Karakter derinliği
Üslûp
Tematik bütünlük

Alıntılar:

“ “İyi uyu hadi, gece gece…” dedi. İnsanlar neden hayatlarında olmasına alıştıkları insanlara yarım cümleler kurmaktan imtina etmezler. Bunda kasıt var.” – sf. 13

“… işlerine giden mutsuz insanlar işlerine sallana sallana gidecek kadar erken çıkmayı beceremedikleri için hızlı hareket ederlerdi daima…” – sf. 26-27

“ “Geldiğinde uyumuyordum, bana şefkat gösterdiğinde tadacağım mutluluğu hesaplayıp uyuklar gibi yaptım, şimdi yeterince mutlu olduğum için bana bir ceza verirsen bu beni üzmeyecek çünkü beni cezalandırsan bile beni sevdiğini biliyorum, buna şahit oldum,”” – sf. 40

“Gözleri açıldı ve garip baktılar yüzüme. İkinci adam bir karın mı vardı dedi, bir karın mı vardı, yani bir yuvan ve o doğrultuda bir evin yani kendine ait pencerelerin, akşamları sokağa samimi bir umudun içinden başını uzatıp bakmaya yarayacak ve tabi bir geleceğin, kurgulama ihtiyacı bile hissetmeyecek bir alışkanlıkla örtülmüş güvenle yaşayageldiğin türünden sözleri de sorunun içinde barındırarak. Birinci adam ise şüpheyle gülümsedi ve “Ya yapılması gereken hiçbir şeyi yapmayanlar ya da yapılması gereken her şeyi tam yapanlar yükselirler buraya… senin ikincilerden olduğunu ilk gördüğümde anlamıştım,” dedi. Ama dedikleri bir mana ifade etmedi bana.” – sf. 164

“Zihniniz bedeninizden daha önce yoruluyorsa, yapmakla mükellef olduğunuz hiçbir işinizin bulunmadığı bir günü yaşarken üstelik, yaşam konusunda ciddi arızalara sahip olduğunuzu söyleyebilirim. Bedenimden mi zihnimden mi kaynaklandığını bilmediğim yorgunluk üzerime çökünce hemen tahta banklardan bir tanesine çöktüm. Daha sokağın sonundaki parka gelebilmiştim anca ve öyle görülüyordu ki buradan daha öteye gitmeme izin verilmeyecekti yorgunluğum tarafından.” – sf. 170

“ “Sanatçı gibi konuşuyorsun… bir yazar gibi… hayatındaki bir şeye takılıp kalmış, onu halletmeden hiçbir şeyi halledemeyecek bir yazar gibi. Belki o olmadığına inandığın kişisindir ve bir süre önce hayatında artık olmayacak hale gelmiş kişi seni kandırmak için değil, gerçekten o olduğuna inandığı için o olduğunu söylüyordur senin. Bilebilir misin bunu. Sadece şimdi bildiklerinin arkasına saklandığın o güvenli yeri terk etmeden,”” – sf. 174

“Biz senin gidecek bir yerin olmadığı için değil, gidilecek tek yerinin burası olduğu için burada olduğunu düşünüp sevmiştik seni.” – sf. 207

“… Hatırla… şimdi aynı yerde olduğumuza göre, hayalini kurduğumuz geçmişin değerini alaşağı etmek kabilinden sözlerdi sarf ettiğimiz. İnsan sadece gelecek hayali kurmaz, çünkü gelecek yoktur. Geçmiş hayali kurar. Çünkü ütopik bile denmeyecek bir geleceği, ütopik bile olmaktan çıkarıp hayale dönüştürecek şey, doğru düzgün yaşanmış bir geçmiştir. Biz geçmiş hayali kuran insanlara burada büyümüş olduğunu söyleyerek, geleceğimizin rüya olma ihtimalini bile bizden aldığın sırada, bize bu konakta büyüdükten sonra bu konağın bu terk edilmiş izbe halinde yaşamaya karar vermekle bir yükselişi yaşıyor olabileceğini söyleyip, bizim hayatımızı ve hayatı gözden geçirmemize neden olup, ardından çok kısa bir süre önce, o derinliğinden ve manasından bihaber olduğunu düşündüğümüz şeyi söylemiş olduğunu sanıyoruz ki unutarak, gidecek bir yerin olmadığı için burada olduğunu söylemiş olman, bizim onca süre debelendiğimiz bataklıkta sadece senin anlık düşüncesizliğin ve boşboğazlığın nedeniyle bulunduğumuzu ve debelendiğimizi anlamamıza neden oldu desek sana, kırılmayacak mısın, en azından hayatı boyunca bir karıncaya bile zarar vermeme iştiyakıyla yaşayıp bu şevkle dışarıdaki insanlar tarafından meczup ilan edilen biz iki kardeşin kalbini onulmaz bir şekilde kırdığın için.” – sf. 221-222

“Herkes yaşadıklarıyla şekillenir. Derler ya; ben küçücük bir çocukken elime salatalık alır ayna karşısında şarkı söylerdim. Bunu söyleyen adam olacak çocuk değil, şarkıcı olmuş olan bir dünya vatandaşı. Söylemi artık içinde bulunduğu an için fevkalade anlamlı. İyi de çocukların geneli eline bir şeyler alıp şarkı söyler zaten, neden senin çocukken eline salatalık alıp şarkı söyleyişin geleceğe dair anlam taşısın. Dâhilerin kötüdür babaları, bilinir, ama dâhiler toplumun binde sıfır virgül sıfır sıfır sıfır sıfır sıfır sıfır üçünü oluşturur. Oysa babaların yüzde yetmişi ölçüsüz, sert veya bir şekilde kötüdür. Nasıl olacak şimdi?” – sf. 298

“Korkunun sebebi neydi peki, bunu sorgulayacak mısın? Sorgulayacağını biliyorum. Hep böyle olur genç adam. Bir defa daha bilgi işe yaramıyor. İçinizde huzur yoksa eğer… içinizde veya dışınızda neyin olduğunun hiçbir anlamı yoktur, bunu artık bilmeyen var mı? Yoktur. Ama bu bilginin de anlamı yoktur. Oysa insanın inanmadığı tanrıya bile ihtiyacı var. Ona inanmaman ona olan ihtiyacını yok etmez ki.” – sf. 314

Kategori:2018kitap

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir